8-Bit Pagan Imperial
A guide of ”Is your search in google a real thing or you are a faggot that gives every goddamn idea of you to google? Or you are just an idiot that don’t know what are you searching(but probably the first one)”:
If your search contains a proper Wikipedia page, an official website, an urban dictionary or ekşisözlük or knowyourmeme or other several viral encyclopedias, billions of fansites:
Congratulations! It is a thing, even better probably it is an official american product that, ”Designed in California”
If your search contains youtube videos that is extremely unrelated to your search, a wikipedia article that nothing to do with your search, some forum posts that dated back to ’90s, angelfire, yahoo groups site etc.
Congratulations! Now it is on the hands of google you tremendous fuck!
Hedningarna-Tuuli
Albüm: Tra/1994
Bu da bence çok güzel bir başlangıç, Hedningarna’nın en sevdiğim şarkısı olabilir.
Canavar Saati!
Bugün Hedningarna’dan bahsedeyim dedim.
Bahsediyorum.
Hedningarna, IKEA möblesi değil veya yanardağ ismi değil. Ama yaklaştın.
İsveçli, İsveçce ve evet lanet olsun ki bir yanardağ kadar ateşli dostum!
Hayır değil.
Ama İsveçli ve İsveçce, bunun tabi artıları var, eksileri var. Artıları; çok kewl bir grup dinlemiş oluyorsunuz, bir Sigur Ros ya da Röyksopp değil ama piyasada bir oynama yaratabilir belki, belki diyorum çünkü ben oynatamadım o piyasayı. Eksileri var; İSVEÇCE.
Çoğumuz bilmiyoruz tabi.
Öğrenmeye çalışmıştım(yarım saat), ama zor geldi Fince(1 ay) falan derken şimdi Japonca öğrenmeye çalışıyorum.
İSVEÇCE diyorduk. Fin Trolller fin olmalarına rağmen İSVEÇCE konuşurlar, çünkü ancak ingilizcedeki bir cümlenin verebileceği bir vurguyla anlatmak gerekirse:
SWEDISH, so damn trollish.
-ish’ler önemli-
İsveçce, çoğu cermen kökenli dil gibi öküzlüğe yatkın bir dil, ondan böyle cümleler kuruluyor. Ama bence çok çok güzel bir dil.
Nerden mi anladım?
HEDNINGARNA!
1989’da müzik işlerine girmişler. Çok kalabalık değil grup, ama çok ses çıkarıyorlar. Hem de ”QANQA BAK ÇOK SESLİYİZ” demiyorlar, 175 enstrüman kullanarak şarkıyı boğmuyorlar(aslında bunu anlayabilen insan için daha süper de ben 3 enstrümandan sonra ”ehe abi melodisi çok güzel yaaağni” diyebiliyorum sadece). Sanna Kurki-Suonio gibi bir efsaneyi de zamanında bünyesinde barındırmış bir grup ayrıca(Konuşmadan önce şarkı söylemeyi öğrenen birisiymiş kendisi aynı zamanda). Şimdi tabi bir Hedningarna dinleme tavsiyesi vermek isterim, niye istemeyeyim dimi?
The Heathens Fire, başlangıç için en iyi albüm bence. Ben onla başladım memnunum. Çünkü kendisi bir en iyiler albümü. Oturmuşlar ”bu çoğiyiyea” dedikleri şarkıları toplayıp bir albüme atmışlar. Ben hiç sıkılmıyorum bu albümü dinlerken, ama bir alışma süreci gerekiyor özellikle kulağınız İskandinav folkuna alışkın değilse. Ama bir kere alıştı mı, vazgeçemeyeceğiniz bir olur. bence.
Sonra Tra iyi gider. Zaten Heathens Fire(HF)’dan alışkın olduğunuz bir iki şarkıyı burda da görünce daha rahat oluyor geçiş. HF’de olmayıp da burda olan(ve ayrıca adı çok manidar olan) Pornopolka şarkısı güzel bir başlangıç.
Sonra benim dinlediğim son albümleri olan(dinlemediğim, galiba iki albümleri daha var[wiki pls]) Karelia Visa var. Bu biraz sıkıntılı bir albüm, sakin kafadayken dinlemekte fayda görüyorum. Ama diğerlerini sevdiyseniz, zor olsa da bunu da seveceksiniz eminim.
Samistan’dan bildirdim, bol yoikli günler.
Bruno ve Maerth’le Tencere Kapağının İnanılmaz Şofuldayışı Üzerine-1
Maerth, Müller İnimoisler’in ne kadar büyük hayranı olmasa da, onlara karşı korkuyla karışık bir saygı duyar. ”Korkmuyorlar.” der, “Korkmuyorlar ve engel tanımıyorlar. Güç için olamaz ya!”
Maerth’in bu vahşilerle tanışması çok da eskiye değil, en fazla Bruno’nun ölümüne denk gelir. Pek etkilenmez heyhat, o sıralar tüylü dostlar, uzun kulaklılar daha önemlidir Maerth için. Sonra kafasını çok vursa da gerçek bir cenaze için, iş işten çoktan geçmiştir. Şehire indiği günü hala an be an hatırlıyor, değil mi Maerth? Seni sahtekar piç, beynini o kadar çok seviyorsun ki onu kullanmaya çekiniyorsun. Başına gelen şeylerin çoğunluğu bu yüzdendi ve biraz da uzun kulaklı dostlarıyla alakası vardı. Onlarla pazarlık yapmaya gittiği ilk gün, az kalsın bir gitar teli yüzünden yüz felçi geçiriyordu. Ama dediğim gibi beynine olan sevgisi onu kör etmişti ve yapması gereken işleri vardı. Hep duyuyordu bu vahşileri, şehirlerinin kokusunu alıyordu ama aklına bile gelmemişti o zamana kadar onların ayaklarına gitmek. Kaderin istatistiksel yapısı burda da kendini göstermiş “Müller mi? Asla yapmam.” anekdotundan uyku birimiyle hemen sonra kafasındaki namlunun azımsanamayacak etkisiyle şehrin yollarına düşmüştü. Doğrudan yamyamların arasına, ne salaklık ama!
-Bana devam edermişim gibi geldi çok eğleniyorum asfsdgsf-
Çoluk Çocuk Kafa Patlatmaca
Zombilerle ilgili bir şey yazmak gibi bir planım hiç yoktu, zaten burda işlerin hepsini bir plana göre yapmıyorum(hiç bir yerde öyle yapmıyorum.) daha çok bir şey görüyorum, aklıma geliyor, düşünüyorum, düşünme şeklim ve düşündüğüm şeyler hoşuma gidiyor ve sonra aklıma bloğuma yazmak geliyor. Çoğunlukla yazmıyorum(bunun 3. yazım olduğunu düşününce, daha mantıklı geliyor dimi.) Neyse, 2 yıl boyunca Left 4 Dead, 1 yıl boyunca ÖSS’ye hazırlanan gençler olarak Cod’un zombi modunu oynadıktan ve bir takım George Romero filmleriyle düzeyli bir ilişki yaşadıktan sonra önceki 2 saate kadar, zombilerin oldukça klişe ve yapmacık olduklarını düşünüyordum. Takriben karşıma çıkan Dead Island’ın trailer’ı ise resmen kafamda öyle soru işaretleri ve gözümde öyle bir iki damla bıraktı ki, ne diyeceğimi bilemiyorum.
Önce buyrun, siz de izleyin;
http://www.youtube.com/watch?v=lZqrG1bdGtg&feature=player_embedded&has_verified=1
İlk yarım saat şoku atamadım. Oyun sektörünün gittiği iyi(!) noktayı düşündüm ve buna benzer romantik düşüncelere daldım. Ama bir sorun vardı tabi, her zaman vardır, hele ki romantik bir insansanız.
Sorun şuydu; trailer’da 6.(salladım) kattan düşüp kafasını patlatan bir kız çocuğu var. Hatta, hatta zombiye dönüşen ve babasının boynunu ısıran bir çocuk bu. Tabi ‘ee ne var bunda?’ diyenleri duyuyorum(şaka lan şaka, duymuyorum.). Eğer zombi temalı medyaya birazcık aşinaysanız çocukların pek kullanılmadığını farketmişsinizdir, ya da şu an farkettiniz. Aynı zamanda oyunlara, özellikle şiddet içerikli oyunlara da aşinaysanız, çocuk figürünün oyun içerisindeki kullanımının tam bir tabu olduğunu da biliyorsunuzdur. Ve trailer’ı da izlediyseniz, oyunun bunları resmen sikip attığını da farketmişsinizdir. Peki neden? Dead Silver neden böyle bir yol seçmiş?
Çünkü trailer’ın beni ağlatacağını, ve ne kadar burada ahkam kessem de ilk fırsatta gidip oyunu alacağımı biliyor Dead Silver. Oyunlara getirilen grafik, tüketici odaklı üretim gibi standartlardan iğrenmenin de artık bir lüzumu yok. Çünkü oyun stüdyolarının Hollywood stüdyolarından meslek ahlağı açısından hiç bir farkı kalmaması bizim, oyun oynayan insanların suçu. Hepinizin onlu yaşlarınızda, oyun dünyasını sahiplenen, ‘keşke diğer şeyler gibi oyun dünyası da ciddiye alınsa’ diyen bir sabi sübyan olduğunuzu biliyorum. Artık Hollywood bile Dead Silver’ın başvurduğu klişelere başvurmuyor, ama oyunlar, oyuncular da farkedilsin dimi sevgili göbekli oyun oynayan? Sen de haklısın.
Bu arada, trailer resmen midemi bulandıran(gerçek anlamıyla) ve çok karmaşık bir backward-forward sistemi kullanıyor aman diyelim sarhoş kafayla bulaşmayın, ya da burda ign’nin yaptığı ‘düzeltilmiş’ trailer var onu izleyin;
İtlik kopukluğa karşı özel bir ilgim var. Genellikle sakin olmasa da saygılı bir insan olduğumu düşünürüm. Ama başta bu Turbonegro şarkısı ve olmak üzere bir iki tetikleyici var ki… Neyse bu Turbonegro’nun 1996 yılında çıkmış Ass Cobra albümünün, Alpha Motherfuckers-A Tribute to Turbonegro albümünde yer alan Satyricon yorumu. Keyifle dinlemeler.
Kadınsı Formumu Canavarlarla Dövüşerek Koruyorum.
Mike Mignola kahramanlarımdan birisi. Pek dünyayı kurtaran tarzda bir isim değil, ya da çok acayip işler de yapmıyor, felsefe kitabı yok, çok parası da ama, kahramanım.
Kendisinin özel hayatıyla ilgili tek bildiklerim kel ve hafif göbekli olması(Evet bunları da google images’dan çıkardım). Puding sevdiğini düşünüyorum, bu tarz herifler puding severler. Tam neyle büyüdüğü konusunda da bir fikrim yok, ama hayatının bir yerlerinde bu herifin hayatına Lovecraft girmiş çok belli. Adamımız Hellboy’un yaratıcısı, ufak bir Afrika ülkesinin ekonomisi kadar bir endüstri yaratmış çizer ve bir çok çizerden de farklı olarak (iyi) bir yazar. Bu adamı benim açımdan özel kılan şey burada başlıyor; çizgileri ve hikaye anlatıcılığı.
İlk kez Gerekli Şeyler’de görmüştüm, Hellboy’u. Gördüğüm an benim için bambaşka bir aşk başladı. Tarif edemediğim bir sıcaklık vardı bu sayfalarda, bir yakınlık, DC’nin ya da Marvel’in çizgi romanlarının -o zamanlar adlandıramadığım ama şimdi gayet gördüğüm şirket ürünü işler olmasının verdiği rahatsızlık- verdiği bayatlık yoktu. Sertti çizgiler, detaylar önemsizdi ama fark ediliyordu. Karakterler kaslı değillerdi, dik durmuyorlardı. Belirsizlerdi, eğri büğrülerdi ve lanet olsun ki dostum bu on iki yaşında karanlık işlere ilgi duyan bir ergenin çok hoşuna gitmişti. Çizgilerdeki sertlik ve koyu tonlar, sonradan öğrendiğim ve hastası olduğum kübist, ekspresyonist sanat eserlerine benziyordu. O zamanlar bunla ilgili neyi sevdiğimi adlandıramıyordum ama kendimi ve birazcık da sanatı tanımaya başladıkça o çizgilerdeki neyi sevdiğimi daha net görebildim.

Bunları anlamamla ilgili süreci tam olarak bilmiyorum ama ilgimi kesinlikle benzeri şekilde çeken ilk şey Red Hot Chili Peppers’in Otherside klibiydi. O dönem klip ve şarkı yeni çıkmıştı(galiba zira pek takip etmediğim bir grup) televizyonda gördüğüm klibin hastası olmuştum. İnternetten o dönem yeteri kadar yavaş olan internetimle klibi izliyor, şarkıya da o dönemki death metalci triplerime rağmen katlanıyordum.(ki şu an çok severim, hatta o zaman da seviyordum ama gençlik işte) Klipte kullanılan dekorları durdurup durdurup inceliyordum, allahım neydi bu klipteki dayanılmaz çekicilik? Sonra bir gün, bir İstanbul Film Festivali programını incelerken bir filmin görüntüsünü gördüm. Bilmiyorum o resmi gördüğümde Otherside’ı hatırladım mı, ama kesinlikle benzer bir ilgiden bahsederebiliriz. Film CNR’daydı ve haftaiçiydi. Zaten haftasonu olsa bile zor gidebileceğim cehennemin dibine, okuldan çıkıp da yetişmem imkansız olduğu için şansıma küstüm ve her şeyin iyi bir sonucu olabileceğini öğrendim. Filmi izlemek için internette arama yaparken Internet Archives adında, ilerde özellikle Alman sinemasıyla ilgili araştırmalarımda çok yardımcı olacak siteyi buldum. Bahsettiğim film olan Das Kabinett Des Doktor Caligari kamuya açık sunulduğu için burdan izleme fırsatı buldum(sunulmasa da tabi izleme fırsatını bulurdum :3). Bu filmden sonra işin ardı arkası kesilmedi; Nosferatu, Metropolis, Der Golem vs. derken erken Alman sineması bitti(hehe bitmedi lan, bitmedi nereye bitiyor?). Sonra ekspresyonist ,dadaist ve sürrealist işlere karşı ilgimin olduğu farkettiğim zaman ise bu işlerde hoşuma gitmeyen şeylerin de olduğunu farkettim. Her şey iyi hoştu ama ben popüler kültürle büyümüş bir insandım ve SMACK, BUMP gibi efektleri, çizgilerdeki Jack Kirby, Todd Mcfarlane havasını seviyordum. Bunu farkettiğim an büyük bir aydınlanma geçirmiş olmalıyım ama hatırlamıyorum ehe. Çünkü Mike Mignola çizgisiyle bu viktoryen, depresif, avrupavari havayı basit pop kültürüyle veriyordu, verebiliyordu. Hayran olunmayacak gibi değil ha?
Hikaye anlatıcılığı ve hikayelerine gelince ise bu çok başka bir konu ve daha bunla ilgili neyi sevdiğimi bile tam adlandırabilmiş değilim. Bazı şeyleri daha iyi anladıkça ona da değineceğim. Ayrıca kendimden beklemediğim kadar çok yazdım, yazmaya da devam etmeyi umuyorum.

